HEYKELLER ÜZERİNE I

 


Gerçeği Düşleyen Kinestetik; İlker Yardımcı Heykeli
Oğuz Haşlakoğlu


Modern heykelin başlangıcı için anılan isimlerin içinde esasen bir taş yontu ustası olan Rodin’in yeri tartışılmaz olsa da heykel sanatını yeniden icat eden; Kübizm’in üç boyutlu serbest malzeme uygulamalarıyla, Picasso’dur. Kübizm sadece resim sanatını değil kendisinden sonra gelen tüm görsel sanatları derinlemesine etkileyerek hem sanatsal ifadeyi doğadan bağımsızlaştırdı hem de düşünceyi sanatta yaratıcı ilke haline getirerek ‘tasarım’ kavramının doğmasına neden oldu. Picasso 1912 tarihli “Gitar” isimli üç boyutlu çalışmasıyla; karton, mukavva, teneke, ahşap ve tel yardımıyla bir gitarı tümüyle ‘negatif alan’ üzerinden yeniden tanımlayarak heykel kavramını alt üst etti. Bunun önemli sonuçlarından biri de; artık ‘açık-biçim’ anlayışında yapılan bir heykel için gereken malzemenin kalıcılığı da dikkate alınarak ‘metal’ olması gereğidir. Bu anlayışla, Picasso kendisi de sonra bir heykel sanatçısı olan metal ve kaynak ustası Gonzales’le birlikte 1928’lerde ilk metal heykel çalışmalarını gerçekleştirdi. Modern heykelin özellikle metal malzeme üzerinden serüveni işte bu alfabenin harflerinden kurulmuş cümlelerden oluşur dersek yanlış olmaz.
İlker Yardımcı pek çok çağdaş heykel sanatçısı gibi modern heykelin temel ilkesi olan ‘açık-biçim’i benimsiyor ve istisnalar dışında ağırlıkla metal çalışıyor. ‘Açık-biçim’ heykel, dolu/boş (ya da negatif/pozitif alan) ilişkisini; heykeli, klasik anlayışta olduğu gibi sınırları belli bir doluluk olarak anlayıp çevresindeki boşluktan ayırarak değil, iç içe geçirerek birlikteliğinde ifade eder. Böylece heykel, plastik ifade imkânları ve malzeme açısından sınırsız bir potansiyele kavuşur. İlker Yardımcı, kendisini derinden etkilemiş olan Türk modern heykelinin önde gelen isimlerden Kuzgun Acar ve İlhan Koman çizgisini yeniden yorumlayarak, bu temelde ‘açık-biçim’ alfabesine dayalı modern heykel dilinin tümüyle kendine özgü sonuçlarıyla karşımıza çıkıyor. Kendisi de bir akademisyen olan İlker Yardımcı’nın heykelleri, düşünce ve uygulama olarak, sanatsal tecrübe ve bilginin ne kadar işin içinde olduğunu hemen hissettiriyorlar. Bu nedenle de uygulama titizliği ve biçimsel kesinlik, sezgisel anlam ve yaratıcı düşüncenin güçlü bir biçimde ifade edilmesine neden oluyor. Heykel sanatının modern/klasik demeden göz ardı edilen bir özelliği; heykelde biçimin çok temel işlevlerinden birinin esasen malzemeyi özgürleştirmesidir. Bir heykel sanatçısı biçimle ilişkisi ne olursa olsun her şeyden önce malzemesiyle derin bir bağ kurar. Malzeme bu anlamda, en başından itibaren bir heykel sanatçısı için kendisiyle özdeş gördüğü, hem bireysel hem de evrensel anlamda tüketilemez bir sembolik değere sahip bilinçdışı bir sırdır. Bu açıdan bakıldığında, malzeme yeryüzünde saklı olduğu halden ya da tümüyle bir kullanım malzemesi olarak göz ardı edildiği dekoratif konumdan, ifşa edilen bir sır gibi biçim sayesinde ‘meydana’ gelir. Bu nedenle tarihsel ya da geleneksel bağlamla ilişkisi her ne düzeyde olursa olsun bir heykel sanatçısının malzeme ve bunun ifadesini bulduğu biçimle olan ilişkisi zorunlu olarak kendine özgü ve tümüyle biricik olmak durumundadır.
İlker Yardımcı metal malzemeyle kurduğu bağın derinliğini, onu dilimlenmiş birimlerin yapısal dinamizmi içinde oluşan oval ritmik formlarda âdeta yekpare akan bir an gibi ortaya koyarken gösteriyor. Metalin tüm o ‘teknolojik’ kullanımından kaynaklanan güç ve şiddet çağrıştıran bellek anlamı, bu heykellerde, sanatın bir meydan getirme faaliyeti anlamında tekhne oluşunun logos olarak biçim bilgisi ve yaratıcı düşüncesine evrildiği evrensel bir estetik ifadeye dönüşüyor. Öyle olunca da bu heykellerde biçim olarak dile gelenin metal malzeme nezdinde sanatçısının kendisi olduğu izlenimi ediniyorsunuz. Burası aynı zamanda sanatın insan için anlamının ne olduğuna dair gerçek bir ipucu taşıyor çünkü insan oluşumuzun aynı zamanda yazgımızı kendi elimizde tutuşumuzla aynı şey olduğunu kendi ironisinde gösteriyor; biz neysek onu yapabiliyoruz ve dünya da o biçimi alıyor. Bir heykelden bunu öğrenmek önce garip gelebilir ancak yapılması gereken bir izleyici olarak tıpkı modern heykelin temel ilkesinde olduğu gibi sadece ‘açık olmak’. Bu anlamda, aldığı biçimin görünüşünde malzemenin kendi içindeki enformel bakımdan ‘biçim dışı’ esası, sembolik anlamda özdeşleştiği ‘bilinç dışı’ düşüncede seyre gelir ve böylece kavuştuğu evrensel ifadesine bir değer olarak izleyicisini anlam bağlamında katılmaya davet eder. İlker Yardımcı’nın bu derin iletişimi izleyiciyle kurma isteğinin bir başka ifadesi de yapıtlarına koyduğu şiirsel çağrışımlar taşıyan isimler. Bu aynı zamanda yapıtların içinde biçim aldığı süreçlere en başından beri ‘lirik’ bir pathos’un hâkim olduğunu gösteriyor. Bu yüzden de heykelleri, bilgi ve becerinin tüm o kesinlik gösteren biçimsel uygulama tarzlarına rağmen plastik ifadelerinde sezgisel ve şiirsel çağrışımlar içeriyor.
Ne var ki İlker Yardımcı, izleyicisini, edebi anlatının görsel dilin üzerine çıktığı bir yaklaşıma terk etmiyor. Bunu da heykellerini oluşturan temel biçimsel eleman olan dilimlenmiş birimlerin izleyicisinde yarattığı ayırt edici bir ‘kinestetik’ etkide ortaya koyuyor. ‘Kinestetik’ esasen bir Görüngübilim (Fenomenoloji) terimi ve ‘devingen algı’ anlamına geliyor.  Husserl bu ismi, algıya her zaman fiziksel anlamda bedensel bir devinimin eşlik ettiğini ve bunun da nesnenin görünüşünü farklı bakış açılarına göre değiştirdiği olgusunu saptamak amacıyla koyuyor. İlker Yardımcı’nın biçimsel kurgu ve tasarım titizliğini sanatsal yaratıcılığıyla bir araya getiren en etkileyici yönlerinden biri; izleyicinin heykelinin etrafında dönerek kinestetik duyum yoluyla edindiği bakış açılarının sadece farklı değil tümüyle başka bir boyuta açılması. Aynı heykelin, belli bir açıdan, dilimli birimlerin arka arkaya oluşturduğu katı ve hacimli görünüşü, diğer bir açıdan tümüyle sanki boşlukta yüzen ‘bir anlık’ bir belirme (manifestation) haline gelebiliyor. İzleyicisini düşünsel boyut ve ruhsal tecrübeye taşıyan bu ‘kinestetik’ kabiliyetin İlker Yardımcı heykellerinin bir tür alamet-i farikası olduğu söylenebilir. Bu sayede İlker Yardımcı bizi sanatın ‘hayalleri süsleyen’ değil, aslında ‘gerçeği düşleyen’ bir etkinlik olduğuna ikna ediyor.

Sanatın Ruh Hâli; ‘Orada Olmak’
Oğuz Haşlakoğlu

Modern Sanat altta yatan temel ilkesini Klee’nin; “Sanat görüneni yeniden üretmez; görünür kılar” özdeyişinden alır. Bunun anlamı, var olan gerçekliğe görüntülerinde öykünen bir anlayış yerine, sanatın kendi içinde bir gerçeklik olmasıdır. İlk kez biçimsel anlamda Cézanne’ın resimsel yönteminde ortaya çıkan bu radikal bakış açısı, kendisinden sonraki sanatın aslında neye odaklanması gerektiğini de çok açık ortaya koyar: Sonuç değil süreç; biçim değil biçimlenme; varlık değil oluş. Bu durum günümüz sanatının büyük ölçüde temel çıkış noktasıdır ve güncel sanat alanında faaliyet gösteren hemen herkes, bu ilkeyi ne kadar anlayabildiği ya da yeterli ve doğru biçimde uygulayabildiğinden bağımsız olarak, büyük ölçüde bu öncülden hareket eder. Ne var ki ‘güncel sanat’ ifadesi ne denli çekici olursa olsun, sanat kalıcılığa yönelişinde zamanı da aşan bir anlam taşıdığı içindir ki sanat olmanın ayrıcalığına sahiptir. Bu nedenle, çağdaş yaratıcı düşünce, diyalektik ifadesiyle; ‘oluş’a odaklı bir ‘varlık’ anlayışı olarak ifade edilebilir. Üstelik bu durum tüm o geçen yüzyılın sonundaki modernizm tartışmalarının ardından gelinen noktada bu yüzyıl için bambaşka bir açılıma da sahiptir; sanat ve bilim arasında gittikçe daha yoğunlaşan arakesit ilişkilerinin giderek üretime dönüşmesini gerekli kılan; çığır açan teknolojik gelişmeler. Gerçekten de ‘Bilişim Teknolojisi’nin baş döndürücü süreçlerine eşlik eden ve örneğin; maddenin atomik ve moleküler düzeyde tasarlanması anlamına gelen ‘Nanoteknoloji’ benzeri, yeterli koşul olarak tümüyle yaratıcılık gerektiren yeni gerçeklik evrenlerinin keşfi, sanatsal hayal gücünün doğrudan bilimsel bilgiyle birleştiği derin toplumsal ve kültürel değişimlere neden olacak bambaşka bir geleceğin ve gerçekliğin düşlenmesi anlamına geliyor. İşte tümüyle böylesi bir ufka baktığımız bir yüzyılın başlarında, aslında ayrı yumurta ikizleri olarak tanımlanabilecek resim ve heykel sanatının iki temsilcisi; ressam Utku Dervent ve heykel sanatçısı İlker Yardımcı, biçimi oluş içinde tanımlayan bir sanatsal ifadeyi benimseyerek oluşturdukları yapıtlarıyla, yine Klee’nin deyimiyle “sezgi kanatları takmış kesinlik” duygusu veren ortak bir soyut plastik dil içinde, alan ve malzeme farklılığının ötesinde, her biri kendine özgü sanatsal gerçekliğin kapılarını aralıyor.
Ortak sergileri için seçtikleri tema; “Orada Olmak”. Polonya asıllı Amerikalı yazar Jerzy Kosinski’nin aynı isimli romanından ve senaryolaştırdığı filmden alınan bu ifade aslında sanat ve gerçeklik ilişkisine atıfta bulunan bir anlam bağlamına sahip. Roman, doğumundan itibaren bütün hayatı sonradan bahçıvanlığını yaptığı müstakil evde geçmiş kahramanının sadece televizyon ekranından tanıdığı dünyaya, ev sahibinin ölmesi üzerine, ‘cennetten kovulma’ çağrışımı yapan, zorunlu ‘inişiyle’ başlar. Ne var ki bahçedeki hayatını ve bahçıvanlık tecrübesini geride bırakmayıp bir ruh hâli olarak hep kendisinde barındırdığı için, bir dizi olay sonucunda, geçmiş ve gelecek arasına sıkışmış bir korku ve ümit sarmalında savrulan insanın, bu yüzden her şeyi karmaşık hale getirerek kendi kendisini cennetten kovduğunu görmemizi sağlar. Bu ise temel sorunumuzu açıklar; ‘Orada olamamak’. ‘Orada olmak’ bu anlamda önce ve sonra içermeyen bütünsel bir ruh hâli ve yalın, saf bir zihin iklimini tanımlar. Bu anlamda, gerçeklik, bizim maruz kaldığımız değil, oluşumuna bizzat etkin biçimde katıldığımız tümüyle karşılıklı bir etkileşimdir. Bu durum ‘orada olmak’ temasının sanatsal içeriğine de ışık tutar; ‘sanat yapmak’ demek, ‘orada olmayı’ en azından sanatsal eylem itibariyle gerçekleştirebilmeyi gerektirir. Ne var ki bu anlamda bir sanat, zamanın geçmiş ve gelecek olarak aşılmasını metafizik bir öte olarak anlamaz; aksine, yaratıcı eylemi içinde hep ‘orada’ kalarak, önce ve sonra olarak ayrışmaksızın, onları ‘bu an’da ‘birleştirerek’ aşar. Bu da sanatın bilinen estetik ve kültürel işlevinden oldukça farklı bir boyutunu gözler önüne serer; sanat yapıtı bir düşünce ya da duygunun temsili ya da ifadesi olmasının ötesinde her şeyden önce ‘hayata’ dair bir model, bir ütopya sunar. Bu açıdan bakıldığında, her gerçek sanat yapıtı, eylemi üzerinden bizi ‘orada olma’nın anlamına sevk eder, çünkü gerçeklik, içerdiği tüm bağımsız ve olumsal koşullara rağmen, içinde kendimizi oluşturduğumuz yaşam etkinliğinin her an ‘yaratıcı’ sahnesidir.


 "METALLER DİLE GELİRSE: İLKER YARDIMCI HEYKEL SERGİSİ"

Hasan Uygun http://www.mavimelek.com/ilker_yardimci_heykel_sergisi.htm

"BIÇAĞIN ÖZÜNDE KESMEK VARDIR"

     “Hayalkırpan", "Zamankırpan", "Yağmacı", "Durağanın Seyri", "Kamu Oyunu", "Metalorganik", "Prizmanın Telaşı" ve diğerleri… Hepsi de sofistike birer edebiyat eserinin ismi gibi derin bir anlam çağrıştırıyor. Oysa en temel evrensel formlar olan küre, küp ve prizmaların doğada sadece görünen biçimleriyle değil, görünmeyenin ötesinde soyut birer varlık olarak tasavvur edildiklerinde yaratıcılığın hamurunda kavuşacakları yeni formun habercisi gibi de duruyor bu isimler. Önemli olan bu hamuru yalın ve sade bir elle yoğurmak dokunulan yere bir dinamizm ve ritim duygusu kazandırmak.

     Çöpe atılmış herhangi bir makasın parçası, bir hurdacıda metal yığınları arasında sıkışmış öğütülmeyi bekleyen deforme bir nesne ya da bir tamirhanede kaynak makinesinin erittiği, eriyik demir yığını… Sıradan bir gözle bakıldığında hepsi de çöp değil mi? Değil! Değil ki, bir el onları alıp kendi yorumunu katarak sanatseverlerle buluşturuyor. Hepsi de sanatçının elinde yeni bir anlam kazanıp kalıcı birer sanat eserine dönüşüyor.

     Sergi salonunda izleyici karşısına çıkan ve metala hayat veren usta ellerin dokunduğu tüm nesneler canlanmış gibi. "Yağmacı" üzerinde yer aldığı kaideden zıplayıp izleyicilerin arasına karışacak, "Sonsuz Sütun"ların arasından dolaşıp daha küçük kardeşleri olan "Insecta"lara liderlik etmeye hazırlanıyor sanki. Diğer yanda ise, yalın bir özgürlük "Prizmanın Telaşı"na ortak olup, "Mekanik" gözlemcinin bakışından uzak durmaya çalışıyor.

     "Boşlukta" sallanan duygularımızın dışa vurduğu anlarda ise "Cervantes"e özenmemek mümkün değil. Fakat her seferinde tuzla buz olan Donkişot'ça hayallerimizden sonra "Metalorganik" bir hüzünle içe kapanıyor ve çocukça bir avuntuyla "Kamu Oyunu"na dahil oluyoruz.

     Bu kadar metalin arasında insanın canlı bir hayat hissetmesi, o hayatın sunduğu oyuna dahil olmaya çalışması, ama salt bir oyun duygusuyla değil imgelemin tetikleyici ayartısına gark olması bir heykel sergisinde ne kadar mümkün?

     Bakmakla görmenin ayrımında olanlar, sanatın yalın ve güçlü bir iletişim aracı olduğunu da bilirler. Hele söz konusu olan heykel sanatıysa, sanatseverler her heykelin bir yaşam öyküsü, var oluş nedeni ve yaratıcısının iziyle bir bütünlük oluşturduğunu da bilirler.

     Haliç Üniversitesi Mecidiyeköy Yerleşkesi Sergi Salonu'nda bugünlerde devam eden bir heykel sergisi var. 23 Mart'ta açılışı yapılan ve Heykel Sanatçısı İlker Yardımcı'nın 2003-2008 yılları arasında farklı malzemelerden ürettiği 25 çalışmasının yer aldığı sergi, 15 Nisan 2009'a kadar sanatseverleri ağırlayacak.

     İzmir Büyükşehir Belediyesi, Söktaş A.Ş., HSBC Bank, ERDEMİR, ENKA Okulları, Beijing Yi Dong Yuan Sculpture Co. gibi kurumlarda ve özel koleksiyonlarda eserleri yer alan Yardımcı, 2008 yılında Pekin'de düzenlenen Olimpiyat Oyunları Kent Heykelleri Yarışması'nda, "Prizmanın Telaşı" isimli metal heykeliyle Türkiye'yi temsil etti. Sanatçının 26 uluslararası projeden biri olan çalışmasını da aynı sergide görmek mümkün.

     Çalışmalarını genellikle metal malzemelerle yapan İlker Yardımcı'nın üretim mekânı bir metal atölyesi. Zamanın büyük bir bölümünü demir parçaları, hurdalar, kaynak makineleri, kesiciler, eskizler ve maketler arasında geçiren Yardımcı, "olabildiğince organik, yaşamın izlerini taşıyan, enerjilerini barındıran ve kendi içinde yaşayan bir stüdyo yaratmak istediğini" söylüyor. Ve bunu da heykellerine yansıtıyor. Yaratıcılığının motivasyonu sorulduğunda ise, "Bıçağın özünde kesmek vardır" diyor. Çalışmalarında genellikle dışavurumcu bir tutum sergileyen Yardımcı'nın, ruh halini yansıttığı heykelleri, dönemine göre saldırgan ya da uysal bir görünüme bürünüp izleyici ile arasında bir iletişim dili kuruyor.

Sergi Adresi:
Haliç Üniversitesi Büyükdere Cad. No:101, 34394 Mecidiyeköy - İstanbul Tel: (0 212) 275 20 20 | Faks: (0 212) 274 81 22 | e-posta: info@halic.edu.tr

* * * * *


"İstanbul Artisan sergisinden bir deneyim... görme engelli bir dostumun

heykellerime dokunarak beyninden, yüreğinden süzdüğü satırlar..."

"Varlık Biçimlerin Ötesindedir: Açılı-Yorum'dan Insectas'a"

Levent AÇLAN    http://www.mavimelek.com/acili-yorumdan_insectasa.htm

"YANILMAZ OLANIN YAKTIĞI KÖZ"

     Ilık baharın, yüzünü yeni yeni gösterdiği bir cumartesi akşamıydı. Birkaç arkadaş Tepebaşı'na doğru küçük bir gezinti yapıyorduk. MaviMelek'in editörü ve koordinatörü dostlar, İlker Yardımcı'nın heykel sergisininaçılacağını ve bu sergi üzerine bir yazı yazacaklarından bahsediyorlardı. Özellikle heykel ilgimi çeken ve malzeme yönünden çok zengin bir dünyaya sahip olduğu için, balıklama bu işe talip oldum ve sergiyi gezmek istediğimi arkadaşlarımla paylaştım. Sağ olsunlar MaviMelek'ten arkadaşlarım da bu arzumu kırmadılar. Sevgili Melek Öztürk benimle sergiyi gezmekten keyif alacağını söyledi. İşte böyle bir tesadüf sonucu, Artisan'ın Nişantaşı'ndaki galerisinde bu hem keyifli hem de zorlu geziye karar verdik ve birkaç gün sonra yola düşmek üzere arkadaşımlasözleştik. O gün, akşamüzeri sergi salonunu bulmak için, sora sora Bağdat bulunur deyimine uyup, memleketim insanlarından, galeriye giden yolu öğrenmeyeçalışırken, Sevgili İlker Yardımcı da aynı anda sergideki son düzenlemeleri yapıyordu. Biz sergi salonuna varmadan birkaç dakika evvel ise üzerini değiştirmek için misafir kaldığı eve gitmiş. Serginin son iki işini inceliyordum ki o da geldi ve böylece tanışmış olduk.

     Sergi sonrası, kendisinden ve arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarıyla, New York'ta, 2010 SOFA Uluslararası Heykel ve Fonksiyonel Sanat Fuarı'ndakibir karma sergiye katılacaktı. Heykeltıraş İlker Yardımcı'nın 6. kişisel sergisini gezerken düşünceler aktı geçti… Aşağıdakiler ondan geride kalanlar…Sonsuz Sütun İçi boş, upuzun bir dikdörtgen. İnce bakır tellerden örülmüş. İlk dokunuşta elbise askısının plastik ile kaplı demirini hissettiriyor. Ama ne yalan söyleyeyim yine de aklıma pek bir şey getirmedi ilk bakışta. Bu yüzden bir süre daha inceledim bu çalışmayı. Bir süre sonra ise, aklıma ilk anlamlı somutluk düştü: Bina. Detayları biraz daha kavradığımda ise, bu uzun ve dikdörtgen yapı/heykelin bir kafese dönüştüğünü görmek benim için sürpriz olmadı. Dış katmanlarının eşitliğine rağmen iç katmanların eşitsizliği; buna rağmen kendi aralarındaki uyumu ve simetrisikafamda bina/kafes imgesini pekiştirirken, nesnelere farklı açılardan yaklaşmanın, oldum olası, o nesneye yüklenen anlamın ötesine geçme yolunda anlamlı bir arayış olduğuna inanmışımdır. “Sonsuz Sütun”un amaçladığı şey ya da ona yüklenen anlam tam olarak nedir bilemiyorum; ancak serginin bende uyandırdığı genel izlenimi dikkate alarak şu yoruma ulaştım:

     Her uyumda bir uyumsuzluk, her uyumsuzlukta da bir uyumluluk potansiyeli vardır. Aklıma gelmişken şunu da söyleyeyim tabii; bu çalışma birden çok kafesi ve günümüzün gökyüzü mezarlıkları olarak da düşündüğüm gökdelenleri çağrıştırdı bana.

 

 

 

  

KAMU OYUNU

 Duvarda bir çerçeve ya da resim sanki. İnce tellerle birbirine tutturulmuş, kalın muşamba veya deriyi çağrıştıran malzemesi ve parça parça yapısıyla bir motif ya da haritayı anıştırıyor. Rastgele serpiştirilmiş gibi duran bu parçalar, birleştirilse resim tamamlanacakmış hissi uyandıranbir yapboz gibi aynı zamanda. Bu genel bilgiden sonra ve çalışmanın adını da öğrenince kafamda bir şeyler canlandı. Televizyon ekranı ve insanları kendine çeken rengârenk tablolar. Seçim sonuçlarının tabloları, herhangi bir konuya ilişkin anket sonuçları ya da ekonomik bir olguyu açıklamak üzere darbelerin harita üzerinde Yeşiller ve Maviler olarak konumlandırıldığı o gökkuşağından bihaber, insanların kanaatlerine muktedir, aptal kutusunun çizgi filmi. Parça parçaydı kamuoyu. Üstelik birçok konuda. Bir spikerin sözleri geliyor şimdi aklıma…Evet, Türkiye'nin %20'den fazlası X partisini tercih etmiş olabilir; ancak Y değerini tercih edenleri %70'ten fazla olarak da okuyabiliriz bu tabloda. Bir kale arkası gibi bu çalışma. Galiba toplumca yediğimiz veya attığımız her golde, hanenin biri sürekli kazanıyor; lakin diğer hanenin neler kaybettiğini anlamak ışıklı camdaki grafiklerin açıklayabileceği bir gerçek de olamaz.

INSECTAS

     Gökdelenden televizyona, oradan da böcekler âlemine bir geçiş yapıyoruz “Insectas”la. Heykel sanatı çok yönlü ve klasik anlayışın çizgilerini bir hayli zorlayan, hani neredeyse o sınırları parçalayan asi bir çocuk gibidir. Tellerden, deri parçalarından bile çeşitli işler ortaya koyan, kimileri için kişi, kimilerince de sanatçılar mevcut. Ahmet İnam'ın da belirttiği gibi, “Yapıt ne yapanın ne de görülenin tekelindedir.”(1) Şahsi fikrimce bu tür işleri ortaya koyanlar elbette sanatçıdır. Zira o çalışmayı ortaya koyan kişinin dayandığı çekirdek bir düşünce veya olay varsa ve o çalışma büründüğü formun dışına taşıyorsa bir sanat eseri olarak algılanır. Tabii bunun dile getiriliş biçimini, yaratıcısının üslubunu ve kalıplarla olan kavgasını da eklemek gerek. Hem olanla sorunu olmayan, niye yeni bir oluş peşinde olsun ki? Ama yeni bir oluşun kapılarını zorlayan, var olan yapıyı da parçalamak zorundadır. Benzetmek yerinde olursa, bu türden bir sanat anlayışının, babaya baş kaldıran ve onu yaşatmamaya yeminli bir oğlun odipal motivasyonuna da ihtiyacı vardır. Peki, insan mı doğayı örnek alır yoksa hayvanlar mı insanları taklit eder? Darwin'in kuramınca, güçlü olan canlılar ayakta kalır ve türün devamını sağlar. Ya peki hayvanlar âlemindeki bu gidişin aksi yönünde bir uygarlık/medeniyet tercihi, insan olmanın hasletleri değil midir? Arkadaşımla sergiyi dolaşırken, bu çalışmanın bana sordurduğu birçok sorunun yanı sıra, şu düşünce yeniden ve yine yeniden geldi ve kapımı çalmadan içeri girdi ve dil yolu ile aktı geçti: Doğadaki gidişat olağandır, ancak insanın bunu alıp hayatına uyarlaması faşizmdir. İşte çift yönlü bir anlam ikiliği daha. Aynı durum, farklı varlıklar ve gerçeğin göz merceğine benzer parlaklığı… Öte yandan da aformal varoluşu. Birçok böcek vardı. Metalden, koyu renkli, dokununca kir pas duygusu veren, ayakları eski bir karyolanın yaylarından bozma hissi uyandıran birçok böcek. Duruşları sanki bir şeyler der gibi. Baktıklarını ya da siz tam karşısına geçer ve onların gerçek olduğunu düşünürseniz, korku duymak sanırım anlaşılır bir tepki olur. Tam 11 böcek maketi mevcuttu; bir aileyi ya da bir töreni çağrıştıran. Topluca bir yöne doğru bakınıyorlar sanki. Yerleştiriliş biçimlerinden aralarında bir hiyerarşinin mevcudiyeti hemen fark ediliyor. Bu çalışmada karşılıklılık söz konusu. İzleyici böcekleri, böcekler de izleyicileri görebiliyor veya o konumda görebilecek gibi, ancak böcekler birbirini görmüyorlar. Sonuç olarak uzak ülkelere bir meftunluktur tutturmuş gidiyor insanlık, ancak birbirine bakacak cesaretten yana noksan bir sürüye dönüştüğümüzün farkında bile değiliz: Birbirlerinin yüzüne bakamayan böcekler… Insectas'lar sadece ileriye bakıyordu.

                                                            

PRİZMANIN TELAŞI II

 Ne çağrışımlar yaptı ve nelere benzetmedim bu çalışmayı? Güneş, hayvan sırtı, tren yolu, bir hayvanın kopmuş kuyruğu, kaydırak,yemek borusu ve kadın cinsel organı. Daralan ve genişleyen bir üçgen biçimindeki bu çalışma, yapıtın yapanı tarafından, çağrışımsal yoğunluğu amaçlanarak mı tasarlanmıştır, yoksa insanın hayal gücü ve imge dağarcığı mıdır bu denli farklı ve birden fazla çağrışımın kaynağı? Özetle yağmur ve güneşin çocuğu gökkuşağının yedi rengi nasıl doğuyor ve doğaya karışıyorsa, bu çalışmadaki imgesel gökkuşağı da bir telaşla, geldiği gibi hızla uzaklaşıyor. Bu öyle bir kaçış ve kovalamacadır ki, sanki ölümün göbeğine düşmüş bir akrebin iğnesiyle kendini kovalaması ama asla kendine yetişememesi gibi bir kısır döngü.

YALIN ÖZGÜRLÜK

      Çağrıştırdıkları: saç tokası, “Prizmanın Telaşı”, başka bir hayvana saplanmış hayvan dişi, boşluğa uzanmış bir bıçak ve Roma kılıcı.Terk edilmiş bir evin içini sarmış bitkilerin çatıyı ve duvarları aşındıran, delen ve yıkan ezgisi. Ağır ağır, suyun taşı delmesi gibi sessizce ve derinden. Depremler geliyor aklıma. Hangisini hatırlasam ya da hangisini unutabilirim? Çin, Japonya, Endonezya, Yunanistan, Türkiye ve Şili. Denizden çalınan alınmadı mı geri? Kesilen Amazonlar eksiltmiyor mu oksijenimizi ve artmıyor mu küresel ısınma? İnsanlık son iki yüz yılda, aklını öyle sivri bir kılıç gibi kullandı ki, doğanın bağrına saplanıp kalmış bir silah oldu aklı. Ama dünyamız tek, doğa tek ve insanlık yalnızca bir meteor ile dahi yok olmaya mahkûm ufacık, korunmasız bir aciz esasında. Peki, bu kibir niye? Kime? Bindiğimiz dalı kesersek düşeceğimiz yer nere? İşte, “Yalın Özgürlük” bu vb düşüncelerle soruları serbest bırakıyor, aklın parsellenmiş hapishanelerinden.

ORADA OLMAYANLAR II

      Çağrıştırdıkları: marka amblemi, kuş yuvası, çocuk parkı sesleri ve bir evin penceresindeki ferforjeler. Korunuyoruz ötekinden. Ferforjeler bu işe yarıyor. Çocuklarımızı korumak içgüdüsüyle kapı önlerine salmaktan kaçınır olduk ve marka marka şiddet/yaşam biçimlerimiz. Kuşlara yuva yapan bir geçmiş ile övünmemiz beklenir. Oysa “Orada Olmayanlar”, yani şu an burada olmayanların bir yuvası yoktur genellikle. Sıcak bir evin penceresinden dışarı sızan ışıklar pervane gibi çeker orada olamayanları ve biraz da bunun hasretini dindirmektir belki amaçları. Boyayı inceltmek amacıyla kullanılan tinerle beyinlerin süngerleşmesi de belki bu yüzdendir. “Orada Olmayanlar” nerede? Ve neden oralarda? Neden kaçıyor çocuklar, onları esirgeyen kurumlardan? Ne işleri var onların, henüz oyun parklarında olmaları gerektiği halde, çocuk şubesi ve hapishanelerde? Bir balkon var elimin altında ya da yolun karşısında. Belki şiir okuyor biri, bir dostuna. Ah, havaya karışan o mangal kokusu ve iç çeke çeke ve de tüm içtenliğiyle insanın boğazına kadar çıkan naif öfke. “Orada Olmayanlar”, bir gün gelir orada olanları da kaderdaşı yaparlar. Yapıtın rengi sade, sesi kulak okşayıcı, ama düşündürdükleri teraziyi sarsacak türden. İşte, “Orada Olmayanlar II” soruları, korkuları, özlemleri ve öfkeyi yansıtmayı başarmış metalin soğuk, pürüzsüz ve sınırlı yüzeyine.

DOKUNUŞ II

      Çağrıştırdıkları: dünya, zar ve bisiklet tekerleği. Sonsuz sütuna benziyor kabaca. Onun gibi uzun ve kafesimsi. Aralarındaki en önemli farklar sanırım, “Dokunuş”un daha esnek oluşu ve gemi lombozlarını çağrıştıran yuvarlak formları barındırması. Özlemi duyulan Babil Kulesi'nin hassaslığı var bu yapıtta. Ve zarı çağrıştırıyor öte yandan da, insanlığın kaderi yekmişçesine ve sanki ne denli yekinse de değişmeyecekmiş gibi.

AÇILI-YORUM II

     Çağrıştırdıkları: kalem, piramit, füze, minare ve göz. Sözcükler diken üstünde, ruhları gözler bir tepegöz. Yanılmaz olanın, yaktığı köz. Varlık biçimlerin ötesindedir, ruh denilen aslen bir töz. İsmi ile müsemma, der eskiler ve “Açılı-Yorum” tam da bu söze uygun şekilde nar gibi, saçılmaya gebe ve bütünlüğü içinde parçalılığı barındıran bir çalışma.Duvardaki duruşu, uzaktan bakıldı mı öfkeli bir gözün kısılışı ve hokkaya batmış bir kalemin kırılışı. “Sonsuz Sütun” ve Dokunuş”lara malzeme bakımından kısmen benzeyen, yuvarlak formların kullanılması nedeniyle daha çok “Dokunuşlar”ı çağrıştıran ve bir ayna gibi ötekinin yansımasını somutlayan bir tekillik. Bölsek tam ortadan ikiye, kim der artık bu bir minare veya füze? Geçmişteki ilkel olarak tanımlanan kabileler geliyor aklıma ve savaş orada da çıkıyor karşıma. Oklar ve de mızrak. Yayın kirişiyle boğulan şehzadeler. İçimi ısıtacak ve yorumun olumlu kısmını ortaya çıkaracak bir şeyler arıyorum, ama ne yazık, Pollyannacılık oynayamayacak denli AÇILI-YORUM'UN daraldığını düşünüyorum.

2000

     Çağrıştırdıkları: arma, güneş, çevirmeli telefon. Tek bir parça olarak bile algılamak epey bir güçtü. Bir tarafı sanki bir akvaryum köşesinden sökülmüş. Ucundaki eksen biçimindeki uzantı ise gökkuşağını anlatmak ister gibi. Demir parçası ve eski bir tableti anımsatan bölümüyse tamamen kafamı karıştırdı. İtiraf ederim ki, bu sergide bende en az çağrışım uyandıran, vardığım sonuçlardan pek emin olamadığım ve daha sonra en az hatırladığım çalışma buydu.Prizmanın Telaşı II Bu çalışmada en bariz duygum ve düşlemim, parmaklıklar arasından vuran gün ışığının kırılışı ve etrafa düşürdüğü gölgelerden ötürü tutsaklık korkusu oldu. Bir ara bu üçgen tünel benzeri çalışmada, yapanı tarafından hoş bir sürpriz olması adına, anı mahiyetinde bir hediye Bulurum ümidiyle, kolumu canavarın ağzına sokmayı göze aldım ve karanlık tünelin derinlerine doğru elimi uzattım. Eh, göle maya çalmak bizimki, ya tutarsa? Bu çalışmanın belki de en hoş tarafı, ona dokunduğunuzda çıkardığı o lirik tını. Parmaklarımı üzerinde dolaştırıyorum ve çıkan sesin ardından şu cümleler dökülüyor aklımın kuytularından yazının sonsuz boşluğuna: “Çok yorgundular, sekiz on kişi vardılar.” (Sevim Burak, “Sedef Kakmalı Ev”) Prizmanın Telaşı III Adı aynı,ama adaşlarından farklıydı bu versiyonu. Bir hayvan kuyruğuna benzetmiştim anımsanacak olursa. Fakat bu sefer farklı bir nokta dikkatimi çekti. Adeta iki üçgen, biri dar biri geniş, birleşmek için tüm gayretlerini sarf etmişler. Üzeri daha pürüzlü, tarih olarak da adaşlarından daha eski olan bu versiyon, katılıktan yumuşaklığa, gençlikten olgunluğa; geceden gündüze bir yolculuğun başlangıcı sanki.

MEKANİK II

     Çağrıştırdıkları: mitolojik bir yılan, akrep, kuş ve kırtasiye eşyası. Günümüzde tasarım öyle bir hal aldı ki, bilindik formlar ya da nesnelere biçilen işlevler artık yetmez oldu ve endüstri mühendisliği, endüstriyel tasarımla alakalı bölümler üniversitelerin ilgili fakültelerinde hızla yerini aldı. Almaya da devam ediyor. Böylesi bir çalışmadan yola çıkarak uzun uzadıya çifte devrimler ve bu devrimin kalıcı hale getirilebilmesiadına yapılan vahşete girmeyi bu yazının ötesinde ve daha ciddi kalemlere bırakıyorum. “Mekanik I” keskin bıçakları, göğe doğru kalkan başı ve her an kalkıp yürüyebilir kaygısı uyandıran çevirme kolu gibi parçalarıyla, masa başında kullanılanbir eşya değil de, eşyayı kullandığını düşünen bir kimseyi, tam tersi görünüşüyle ürküten ve çalışmayı zorlayan bir robot sanki. Bıçakları muhtemelen kâğıt kesmeye, ortada dönen bilyesi bir bant takma yeri olan bu küçük ama çağrışımları çok yönlü nesne toplama kamplarından birinin kapısında yazılan şu sözün demirden vücut bulmuş hali sanki: “Arbeit macht frei” (Çalışmak insanı özgürleştirir.) Elbette ki çift yönlülük burada da kendini gösterebilir ve akla yukarıdaki toplama kampı örneği yerine Newton'un bulduğu ve geliştirdiği mekanik kanunları da gelebilir. Ama çalışmanın amacı neye yönelik olursa olsun, en yalın haliyle bu oyuncak/yaratık arası nesne, karanlıkta öterse hiç şaşırmayacağım.

     Durak/Süreç Son diye bir şey yoktur! Kan akar, su buharlaşır, kayalar erir, insanlar ve hayvanlar çürür; hayat öğrenmek isteyen insana sırlarını aşikâr etmekten haz duyar. Bu tür alternatif heykellerin olduğu bir sergi üzerine yazdığım şeylerin sonunda böyle bir bitirişi ben de ummuyordum kendimden.

     Ne ki şiddet, hayvanlar, uzayıp giden ve ucu bucağı belirsizmiş izlenimi veren gökyüzü mezarlıklarından, avuçlarıma düşen tek bir sözcük damlası oldu: DÖNGÜ....

Dipnotlar:
(1) “Yapıtın Yapanı ve Göreni Üzerine”, Ahmet İnam,
http://www.phil.metu.edu.tr/ahmet-inam/yapit.htm
(2) “Prizmanın Telaşı”, 2008 Ağustos ayında 29. Olimpiyat Oyunları'nın yapıldığı Çin'in başkenti Pekin'de, oyunların oynandığı alanda yer alan uluslararası olimpik heykel parkı için dünya heykelci ve tasarımcıları tarafından önerilen 2800 proje arasından seçilen 26 uluslararası çalışmadan birisidir. “Prizmanın Telaşı” 2008 yılında olimpik parka yerleştirilmek üzere; 2007 Ağustos ayı içerisinde, çelik malzeme ile 4 metre boyutunda bitirilmiştir.

 

 

 

 

123456